|
|
|
Çanakkale'den Tablolar |
|
|
|
ONLARI TANIYOR MUSUNUZ?
Onlar!
Analarının gonca gülleriydi...
Babalarının koç yiğitleri...
Birinci Dünya Savaşının karanlık
Yıllarında, bugünkü aydınlığımız için cepheden cepheye koştular.
Devletin varlığına, bazen birkaç dakika kazandırabilmek adına
Hicaz’da, Sarıkamış’ta, Kanal Harekatında, Irak’ta, Suriye’de
Yemen’de, Kafkasya’da, Galiçya’da, Çanakkale’de ALLAH için
kendilerini kurban ettiler. 1915 ve izleyen yıllarda, bu vatanın
topraklarında Kurban Bayramlarında kurban kesilmedi. Kurbanlıklar
doğrudan doğruya orduya teslim edildi. Çünkü;
ANALAR – BABALAR, ALLAH İÇİN EVLATLARINI BU VATANA KURBAN
ETMİŞLERDİ.
Onlar Balıkesir Lisesi’nin
Keşşafları; yani izcileri... Aynı zamanda Onlar, babaları Balkan
savaşında şehit düşen Edirne Lisesi öğrencileri... Edirne’den
Balıkesir’e getirildiler. Ve hepsi, gönüllü olarak Çanakkale’ye
gittiler, bir daha da geri dönmediler. İyi bakın gözlerine... Bir
daha bakın!
Diyor ya büyük şairimiz:
“Ey şehit oğlu şehit! İsteme benden makber, Sana kucağını açmış
duruyor Peygamber” |
|
|
BİR MECİD
Büyük bir saygı yeri, Kocadere Köyü’nde. Kimi Urfa’lı, kimi
Bosna’lı, kimi Sivas’lı, kimi Halep’li çok sayıda yaralı sargı
yerinde. Lapseki’nin Beybaş Köyü’nden içlerinden biri de... Ve ağır
yaralı. Zor nefes alıp vermekte. Son gayretle belki de,komutanın
elbisesine yapışır. Kelimeler dudaklarından tane tane dökülür: “Ölme
ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım... Arkadaşıma ulaştırın
kumandanım...” Derin bir nefes alıp yutkunduktan sonra devam eder
konuşmaya: “Ben ... Ben, köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı’dan 1 mecid
borç aldıydı. Kendisini göremedim. Belki ölebilirim. Ölürsem
söyleyin, hakkını helal etsin...”
“Sen merak etme evladım” der komutanı. Derken de Mehmetçiğimizin
kan kırmızıya bulanmış alnını bir baba şevkatiyle okşamaktadır.
Mehmetçik, vatanı, milleti için döktüğü kanının son damlasınıda
akıtıp, komutanın kollarında şehitliğe ermek üzeredir ki, son
nefesinde bir kez daha yineler: “Ben ölürsem söyleyin hakkını helal
etsin.” Ve can verir.
Kocadere Köyü’ndeki büyük sargı yerine birbiri peşi sıra yaralı
Mehmetçikler gelmekte. Çoğu zaten şehit düşmüş, daha ulaşamadan
sargı yerine... Kalanların çoğu da can veriyor sargı yerinde.
Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler hemen komutana
ulaştırılıyor, kayıtlara geçsin diye.
Yine öyle emanetlerden ikisi komutanın ellerinde. Biri bir künye,
öteki de bir pusula. Komutanın bakışları bu kutsal emanetlerde;
gözleri yaş içinde. Künyede yazılı isim : “Lapsekili İbrahim Onbaşı”
Pusula da yazılı not : “Ben Beybaş Köyü’nden arkadaşım Halil’e, 1
MECİD borç verdiydim. Kendisi beni görmedi. Biraz sonra taarruza
kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin, ben hakkımı
helal ettim.”
Ey bu satırları okuyan!
Onlar senin dedelerin!
Helalleştiler, öyle gittiler!
Peki bugün gelseler. Karşına dikilseler
sana da haklarını helal ederler mi?
Düşünme bile!
Ne yapsan azdır, onların
senin için yaptıklarına karşı!
Durma bir an bile!
1 mecid hakkı için,
hiç olmazsa
bir Besmele,
bir Fatiha’yla
başla işe... |
|
|
DÜMENDE O VARDI
Rotasını umuda çevirmişti...
Bir milletin kaderine yön verecekti. Okul yıllarında öylesine
çalışkan ve başarılı bir öğrenciydi ki; Sultan Abdülhamit, İsmail
Hakkı Bey’e devletin en büyük ödüllerinden birini vermişti.
O seçilmişti. Belli ki, Allah o günlerde, O’nu böyle bir göreve
hazırlıyordu. Herkes üzerine düşeni yapacaktı. İtilaf Devletleri
geceyle, gece çaresizliklerle ittifak etmişti.
İsmail Hakkı Bey ve arkadaşları, çaresizlerin çaresine sığınarak,
dua dua yalvararak yola koyuldu. O’na bir görev verilmişti. 7-8 Mart
gecesi savaş gemilerinin arasından sessizce geçerek
Karanlık Koy’a bu milletin kaderini aydınlatacak mayınları
döşeyecekti. Yola koyuldular. Düşman gemileri sürekli denizi
tarıyor, gözler ufukta, eller tetikte her an bir hareketlenmeye
karşı
hazır bekliyorlardı. Bir an... Gemilerden birinin ışığı denizi
tararken , ışık tam da Nusrat’a ulaşacakken, saatlerin tiktakları
yavaşlamış, kalpler durma noktasına gelmişken...
Çimenlik Kalesi’nden yakılan bir ışık düşman ışığını karanlığa
boğar. Dev savaş gemilerinin yanında bir fındık kabuğu misali durur
Nusrat.
İnanmış bir avuç insanla neler yapılabileceğini, geceyi yırtan
sessizliğe haykırarak bize duyurmaya çalışmaktaydılar.
Ve gecenin içinde sessizce yol alan Nusrat, görevini tamamlamış bir
komutan edasıyla, bundan böyle yönünü tarih sayfalarına çevirmişti.
Siz!... Siz!... Siz!... İsmail Hakkı Bey misali, bir görev
verildiğinde, o görevi en iyi şekilde yapabilmek için; bilginizle,
teknolojinizle, duygularınızla,
Vatan sevgisi dopdolu yüreğinizle, tüm inanlığa hizmet etmeye,
güzellikler vermeye hazır mısınız?
Böyle seçilmiş insanlardan biri olabileceğinizin farkında değil
misiniz? Emin misiniz? |
|
|
ANZAK GÜNÜ MÜ?
Is 25th of April only ANZAC DAY?
25 Nisan yalnızca bir ANZAC GÜNÜ müdür?
Mustafa Kemal’in
“KAZANDIĞIMIZ AN O ANDIR!” dediği an, savaşın en önemli kırılma
noktaların biridir şüphesiz.
25 Nisan’a denk gelen bu anı, neden Anzaklar kendilerine özgü bir
gün olarak kutlar da, bu günün bizim için önemini anlamayız.
Busene tüm milletimizi bu anın yaşandığı yere yürümeye ve o anı bir
kez daha yaşamaya davet ediyoruz.
İki ayrı güzergahtan aynı saatlerde yola çıkıp, Conkbayırı’nda ve
57. Alay Şehitliği’nde dünyanın diğer ucundan gelen
misafirlerimizle buluşmayı ve onları bu kez çiçeklerle karşılamayı
istiyoruz.
Dostluğa, barışa, kardeşliğe bir çiçek de siz uzatmak istemez
misiniz? |
|
|
BEKLENİYORSUNUZ...
O gün 20.000 Anzak şafak ayinine katıldı. En ince detayına kadar
öğrendik. Ama aynı gün 57 Alay’ın 25 Nisan 1915’te taarruz öncesi
yürüdüğü yolu yürüyen 20.000 öğrenciden, izciden, insanımızdan
haberimiz olmadı. Ama mutlaka bir gören vardı...
Valideciğim,
Dört asker doğurmakla iftihar eden şanlı Türk annesi İçinden öğüt
alınacak mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın
ortasından geçen bir derenin kenarındaki armut ağacının altında
otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir
kat daha takviye etti. Okudum, okudukça dersler aldım. Tekrar
okudum. Böyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde içinde
olduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil
yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi bana,
annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa
doğru eğilip kalkıyordu ve beni annemden mektup geldi diyerekten
tebrik ediyorlardı.
Gözlerimi biraz sağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki
muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni
müjdeliyorlardı. Gözlerimi sola çevirdim, çağıl çağıl akan dere bana
validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu...
Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına
baktım, hepsinin benim sevincime iştirak ettiklerini yaptıkları
rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım; güzel bir
bülbül, tatlı sedasıyla beni müjdeliyor ve duygularıma ortak
olduğunu ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. İşte bu geçen
dakikalar anında hizmet eri: “Efendim, çayınız, buyurunuz içiniz”
dedi. “Pekala”, dedim. Aldım, baktım, sütlü çay... “Mustafa, bu sütü
nerden aldın?” dedim. “Efendim şu derenin kenarında yayıla yayıla
giden sürü yok mu?”. “Evet”, dedim. “Evet, ne kadar güzel.” “İşte
onun çobanından 10 paraya aldım.”
Valideciğim, o paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan
şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben
validemin sayesinde onun gönderdiği parayla böyle bir süt içeyim de,
annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Dedim. Fakat
yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “ Validen kaderine küssün, ne
yapalım... O da erkek olsaydı bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten
içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını
tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi...” Şevket merak
etmesin. O görür, belki de daha güzellerini görür. Fakat
valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka
buralara getireceğim. Şevket de, Hilmi de senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim
saf saf dizilmişler. Gayet güzel seli biri ezan okuyordu.
Ey Allah’ım bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu,
ekinler bile hareketten kesildi. Dere bile sesini çıkarmıyordu.
Herkes, her şey bütün varlıklar onu, o mukaddes sesi dinliyordu.
Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaatle namazı
kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın
dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü
yukarılara doğru diktim, ağzımı açtım ve dedim:
“EY ALEMLERİN RABBİ! EY ŞU ÖTEN KUŞUN, ŞU GEZEN VE MELEYEN
KOYUNUN, ŞU SECDE EDEN YEŞİL EKİN VE OTLARIN, ŞU HEYBETLİ DAĞLARIN
HALİK’İ! SEN BÜTÜN BUNLARI BU MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETTİNE VERDİN. YİNE
ONLARDA BIRAK. ÇÜNKÜ BÖYLE GÜZEL YERLER, SENİ TAKDİS EDEN VE SENİ
ULU TANIYAN BU MİLLETE MAHSUSTUR.
EY BENİM RABBİM! ŞU KAHRAMAN ASKERLERİN BÜTÜN DİLEKLERİ; İSMİ
CELALİNİ İNGİLİZLERE VE FRANSIZLARA TANITMAKTADIR. SEN BU ŞEREFLİ
DİLEĞİ İHSAN EYLE VE HUZURUNDA TİTREYEREK, BÖYLE GÜZEL VE SAKİN
YERDE SANA DUA EDEN BİZ ASKERLERİN SÜNGÜLERİNİ KESKİN, DÜŞMANLARINI
ZATEN KAHRETTİN YA, BÜTÜN BÜTÜN MAHVEYLE!”
Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim
kadar mutlu bir kimse tasavvur edilemezdi.
Valideciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünyanın
en güzel yerleri burasıymış.
Yalnız bu memleketlerde düğün (savaş) olmuyor. İnşallah düşman asker
çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız olmaz mı? Kadir’e
mektup yazdım.
Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimseler katiyen vermeyin ve
sorarlarsa, biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al sandığa koy. Ben sana
vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme, o
parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız
zaman ister.
Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor.
ALLAH RAZI OLSUN.
04 Nisan 1915
Oğlun Hasan ETHEM
Kurşunlar evlatları bulur, vurulan hep analar olur... |
|
|
ŞEMSE NENE
1954 yılında babamın memuriyeti dolayısıyla Sındırgı’dan Balıkesir’e
geldik. Babam daha önce gelmiş, bir evin üst katını bize
kiralamıştı. Alt katta ev sahibi yaşlı bir kadın oturuyordu. Aksi ve
huysuz bir hanımdı. Biz çocuktuk. Oynarken gürültü yaptık mı, bizi
çekiştirir dururdu.
16 yaşında evlenmiş, kısa bir süre evli kalmış, seferberlikte eşi
ihtiyat zabiti (yedek subay) olarak askere alınıp, Çanakkale’ye
gönderilmiş. Eşinin Çanakkale’den yolladığı mektupları ve zarfları
evinin içeriye bakan pencerelerine yapıştırmıştı. Hatta o zaman
bende pul biriktirme merakı vardı. Cama yapışık zarflardan birinin
üzerindeki pulu yırtıp almak istemiştim de, nene bana kızmıştı. Kim
bilir neler yazıyordu o mektuplarda? Ama nene her sabah namazdan
sonra her mektubu ayrı ayrı okur, her mektubu okuduktan sonra şehit
kocasına fatihalar okur, günlük işlerine başlamadan önce de, bir gün
önce bıraktığı yerden başlayarak kocasının ruhuna hatim indirmeye
devam ederdi.
Nenenin ziyaretçileri çok olurdu. Kocaları, oğulları Çanakkale’de ve
diğer cephelerde şehit olan hanımlar gelir, bitmez tükenmez
dualarla, hatimlerle onları anarlardı.
Şemse Nene “yakmacılık” denilen bir usül ile çıbanları iyıleştirir,
geçimini böyle sağlardı. Geleni gideni çok olmasına rağmen Şemse
Nene hiç sokağa çıkmazdı.
“Nasıl çıkarım, Çanakkale’ye giderken dış kapının arkasında ellerimi
tuttu, gözlerimin içine bakarak “karıcığım.. gençsin, güzelsin..
gözüm arkada kalmasın.. ne olur söz ver bana! Ben gelinceye kadar
sokağa çıkma dedi. İşte orda şu kapının arkasında ona söz
verdim.nasıl sokağa çıkabiliri?”
İşlerini, alış-verişlerini konu komşu yapardı. Çünkü söz vermişti.
Sözden dönülmezdi. Onun köşede, küçük tek bir pencere ile koridora
bakan merdivenin dibinde karanlık bir odası vardı.
Bir akşam üstü babamla eve çıkarken neneyi o odanın köşesinde bir
gelinlik giymiş, ayakta, ellerini göğsüne kavuşturmuş beklerken
gördük. Boynunda iri taneli uzun inci bir gerdanlık vardı. Babam
şaka olsun diye takıldı. “Nene hayrola, bu gün pek süslüsün ya... Ne
var... bir şey mi oldu?” Nene gözlerini yerden ayırmadan kısık, çok
derinlerden gelen bir sesle cevap verdi: “Oğlum ben bu gün evlendim.
Bak kocamın yüz görümlüğünü de taktım. Kocamı bekliyorum..”
Babam hiçbir şey söylemede, gözlerinde yaşlarla, kaçarmış gibi
yukarı çıktı. Neneyi orada bütün gece o yalnızlığıyla baş başa
bıraktık. Gürültü olur diye, bizi erken yatırdılar. Soba bile
yakmadık.
Ertesi gün, günlük hayat eskisi gibi devam etti. Öğrendik ki kocası
şehit olduğundan beri, evlendikleri gün, nene süslenip hep kocasını
beklermiş. Nenenin hiç çıkmadığı evden yıllar sonra cenazesi çıktı.
Ev uzun süre boş kaldı. Hep evin fotoğrafını çekmek ve çektirmek
istedim. Bir türlü fırsat bulamadım. Birkaç yıl önce o binlerce
gözyaşıyla, acıyla beklemenin yaşandığı ev yıkıldı. Şimdi yeri
bomboş...
Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp
kaldık.
Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları
AŞK sandık.
Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz!
|
|
|
ÜÇ PINARLI ALİ
(Bugün Vatan, O parmakların Kelepçesinde, Güven İçinde)
Hattatoğlu Mustafa Efendi anlatıyor:
Bir gün, bizim birliğe takviye Balıkesir gönüllüleri geldi denildi.
Gittim. 120 kişiydiler. Hemen hemen hepsi tanıdıktı. Sarıldık,
hasret giderdik. Başlarında da o zamanlar Balıkesir’in ünlü
kabadayısı Üçpınarlı Ali vardı. Ali, sancaktar olmuş. Tüfeği çapraz
asmış, sancağın üzerinde de sırma ile “Karesi Gönüllüleri”
yazdırmıştı. Kabadayılığı gene elden bırakmamış, askerlikte pek hoş
olmamasına rağmen, beline kamasını sallandırmıştı. Beni görür görmez
yanıma geldi: “Kumandan efendi, biz buraya beklemeye gelmedik! Haydi
düşmanı basalım...”
“Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçersek, kendimizi
sebepsiz kırdırırız. Her şeyin bir zamanı var.”
“Peki öyleyse, hücuma geçmeden yarım saat önce bize söyle de şu sırt
çantalarını emniyetli bir yere koyalım, Şöyle rahat rahat, doyasıya
dövüşelim!” Ali akıllıydı. Sırt çantaları,askerin en kıymetli
şeylerini taşırdı. Çamaşırları, paraları, mektupları, usturası,
sigarası, tütünü hep sırt çantalarında olurdu. Çantaları
kaybolduğunda, asker sıkıntı çekerdi. Çok hareketli zamanlarda,
çanta sırtta muharebeye girilirdi. Hücuma yarım saat kala Ali’ye
haber verdim. Balıkesirlileri aldı siperlerin gerisinde bir vadide
kayboldu. Hemen gelirler sandım. Beklerim gelmezler... Beklerim
gelmezler... Bir çavuşa, ”Şu bizim hemşehrilere bir bak bakalım..”
dedim. Gitti. Biraz sonra Üçpınarlı Ali, arkada arkadaşları çıkıp
geldiler. Şaşırdım. Hepsi süslenmişler; hanımlarının, hanımlarının,
nişanlılarının verdiği ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış,
kimi bileğine sarmıştı. Çoğu yakalarına artık kurumuş gül veya
karanfil takmıştı. Ali’ye sordum: “Neden geç kaldınız?”
“Komutan Bey, biraz sonra Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıkacağız. Temiz
çıkalım dedik. Ola ki bir pislik bulaşmıştır, diye çamaşırlarımızı
değiştirdik. Abdest aldık. Biz buraya oynamaya değil, düğüne geldik,
bayrama geldik. Bugün bizim bayramımız. Onun için süslendik. Ayrılık
hediyeleri taktık. Birazdan bayramımız var. Aman sen bize, hücumdan
beş dakika yine önce haber ver...” Ali’nin bu sözlerinden sonra
büyük bir sessizlik oldu... Herkes kendi dünyasına dönmüş, dua
ediyordu. Gözler yumulu, avuçlar açılmış, sadece dudaklar
kıpırdıyordu. Saatime baktım. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim.
Birden bire ortalık kaynayıverdi. Hepsi birbirlerine sarılıyor,
öpüşüyor, helalleşiyorlardı.
“Utandırmayın ha!... İyi dövüşün ha!... Gün bu gündür... Anamız bizi
bu gün için doğurdu...Hakkınızı helal edin...” Kısa süre sonda
dişler kenetli, süngülerini takmış, tüfeklerin dipçiklerine
parmaklarını geçirircesine yapışmış bölük hücuma hazırdı.
“Hücuuum!...” deyince sanki siperler sarsılıverdi.”Allah...
Allah!...” diye düşmanın içine bir hançer gibi daldılar. Dövüştük...
Dövüştük... Dövüştük... Akşama doğru savaş durdu. Yanıma birisi
geldi, “Komutanım, Üçpınarlı Ali sancağı vermiyor...” dedi. Gittim,
baktım. O 123 kişiden, o gün on üç kişi sağ kalmış. Ali de şehitler
arasında idi.
Ama sancağı öyle bir kavramış ki parmakları kenetlenmişti.
Çekeyim dedim olmadı. Orada, Anafartalar’da üç top çam ağacı vardır.
O gün şehit olanları o ağaçların arasına gömdük. Gömülen şehitlerin
en üzerine de Ali’yi sancağna sararak yatırdım... Orada,
Anafartalar’da çam ağaçlarının altında nice memleket evladı, bu
vatana kurban koç yiğitler yatıyor...”
25 Nisan sabahı İngilizler öncelikle yaklaşık 2.000 kişilik bir
kuvvetle sahile çıkmaya başladılar.
Günün ilerleyen saatlerinde bu rakam 3.000’i geçiyordu. Ezineli
Yahya Çavuş yanına aldığı
63 arkadaşıyla düşmana geçit vermediler. Denizden gelen binlerce
asker karşısında
bir ara cephanelerinin bitmekte olduğunu fark edince, arkadaşlarına
dönerek;
“2 kişiyi bir araya getirerek ateş edin!
Mermileri israf etmeyelim” der.
İşin Sırrı nerede?
“Akşamüstü, River Clyde Şilebi subaylarından yüzbaşı Simith,
makinelı tüfekler için daha fazla ikmal sağlamak üzere geldi.
Dediğine göre, River Clyde’da durum yürekler acısıymış.
20 MİSLİ BİR KUVVETLE ÇARPIŞMAK ZORUNDA KALDIKLARINI
SÖYLEKEN YÜZBAŞI HİÇ HEYECANLI DEĞİLDİ.
Ertuğrul Koyu bölgesinde karaya çıkan birlikler ateş çemberine
düştüler.”
Hamilton’un Savaş Notlarından
İçinden çıkılmaz bir savaştı ÇANAKKALE... Önceleri 2.000 karaya
çıktığı ve 20 misli bir kuvvetle karşılık verildiği söylendiğine
göre; Yahya Çavuş ve arkadaşları 63 kişi değil, 40.000 kişi olması
gerekmez miydi?
BİR KAHRAMAN TAKIM VE YAHYA ÇAVUŞTULAR,
TAM ÜÇ AYLA BURADA GÖNÜLDEN VURUŞTULAR,
DÜŞMAN, TÜMEN SANIRDI BU ŞAHESER ERLERİ,
ALLAH’I ARZU ETTİLER, AKŞAMA KAVUŞTULAR...
Hesapların bittiği yerde Çanakkale başladı. Ve Çanakkale’yi hesap
etmeye matematik yetmedi...
Gazi Mustafa Kemal 1915 Çanakkale Savaş notlarında anlatıyor:
“Düşmanın fevkalade sayıca üstün olması ve savaş araçlarının
bizimkilerle kıyaslanmayacak derecede bolluğu ve mükemmelliği
karşısında, bugün bizimkilerin ölümsüzleşen mücadelesinin meydana
getirdiği başarı, düşünce ufkumu kesin bir hale getirdi.” |
|
|
YAŞANMAYAN BAYRAMLAR
Bir gün Seyit İlşekerci’nin eczanesinde oturuyordum. Beyi ile ilaç
alan bir hanım: “Hocam ben sizin bir konuşmanızı dinledim. Size
nenemi anlatayım. Onun babası da Çanakkale’ye gitmiş..” dedi.
Merakla dinlemeye başladım.
“Babası Çanakkale’ye gittiğinde nenemiz henüz kundakta bebekmiş.
Gitmiş ve bir daha hiç haber alınamamış. Ama annesi, her bayram
geldiğinde nenemizi süsler, giydirir ve sokağa yollamazmış.”
“Baban gelecek.. Elinden tutacak.. Seni bayram yerine o götürecek.
Çıkma sokağa, bekle..!” her bayram.. her bayram... “Babam
gelecek, elinden tutacak. Seni bayram yerine götürecek..”
Nenemiz hala sağ. Ve hala her bayram giyiniyor, süslenip püsleniyor.
Evin kapısı arkasına koyduğu sandalyesine oturuyor ve bekliyor.
‘Babam gelecek, elimden tutacak. Beni bayram yerine götürecek...’
Edremit’te bir evde hala her bayram yaşanmamış çocukluk günlerinin
yaşanmamış bayramları yaşanıyor.
Aradan 90 küsür sene geçti. Ama, hala gelecek olan şehit baba
bekleniyor. Bugün hala bir yerlerde hayatı boyunca bayram yerinin
nasıl olduğunu göremeyen insanların hatıraları yaşıyor.
BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN. |
|
Allah aşkına! |