Yıl : 3  |  Sayı : 25  | Mart  2006  |  Ana Sayfa  |  Künye  Abonelik İşlemleri  |   email   |     


 

 

Çanakkale'den Tablolar

 

ONLARI TANIYOR MUSUNUZ?

Onlar!

Analarının gonca gülleriydi... Babalarının koç yiğitleri...

Birinci Dünya Savaşının karanlık Yıllarında, bugünkü aydınlığımız için cepheden cepheye koştular. Devletin varlığına, bazen birkaç dakika kazandırabilmek adına  Hicaz’da, Sarıkamış’ta, Kanal Harekatında, Irak’ta, Suriye’de Yemen’de, Kafkasya’da, Galiçya’da, Çanakkale’de  ALLAH için kendilerini kurban ettiler. 1915 ve izleyen  yıllarda, bu vatanın topraklarında Kurban Bayramlarında kurban kesilmedi. Kurbanlıklar doğrudan doğruya orduya teslim edildi. Çünkü;

ANALAR – BABALAR, ALLAH İÇİN EVLATLARINI BU VATANA KURBAN ETMİŞLERDİ.

Onlar Balıkesir Lisesi’nin Keşşafları; yani izcileri... Aynı  zamanda Onlar, babaları Balkan savaşında şehit düşen Edirne Lisesi öğrencileri... Edirne’den  Balıkesir’e getirildiler. Ve hepsi, gönüllü olarak Çanakkale’ye gittiler, bir daha da  geri dönmediler. İyi bakın gözlerine... Bir daha bakın!

Diyor ya büyük şairimiz:

“Ey şehit oğlu şehit! İsteme benden makber, Sana kucağını açmış duruyor Peygamber”

 

BİR  MECİD

Büyük bir saygı yeri, Kocadere Köyü’nde. Kimi   Urfa’lı, kimi Bosna’lı, kimi Sivas’lı, kimi Halep’li çok sayıda yaralı sargı yerinde. Lapseki’nin Beybaş Köyü’nden içlerinden biri de... Ve ağır yaralı. Zor nefes alıp vermekte. Son gayretle belki de,komutanın elbisesine yapışır. Kelimeler dudaklarından tane tane dökülür: “Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım... Arkadaşıma ulaştırın kumandanım...” Derin  bir nefes alıp yutkunduktan sonra devam eder konuşmaya: “Ben ... Ben, köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı’dan 1 mecid borç aldıydı. Kendisini göremedim. Belki ölebilirim. Ölürsem söyleyin, hakkını helal etsin...”

“Sen  merak etme evladım” der komutanı. Derken de Mehmetçiğimizin kan kırmızıya bulanmış alnını bir baba şevkatiyle okşamaktadır. Mehmetçik, vatanı, milleti için döktüğü kanının son damlasınıda akıtıp, komutanın kollarında şehitliğe ermek üzeredir ki, son nefesinde bir kez daha yineler: “Ben  ölürsem söyleyin hakkını helal etsin.” Ve can verir.

Kocadere Köyü’ndeki büyük sargı yerine birbiri peşi sıra yaralı Mehmetçikler gelmekte. Çoğu zaten şehit düşmüş, daha ulaşamadan sargı yerine... Kalanların çoğu da  can veriyor sargı yerinde. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler hemen komutana ulaştırılıyor, kayıtlara geçsin diye.

Yine öyle emanetlerden ikisi komutanın ellerinde. Biri bir künye, öteki de bir pusula. Komutanın bakışları bu kutsal emanetlerde; gözleri yaş içinde. Künyede yazılı isim : “Lapsekili İbrahim Onbaşı” Pusula da yazılı not : “Ben Beybaş  Köyü’nden arkadaşım Halil’e, 1 MECİD borç verdiydim.  Kendisi beni görmedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin,  ben hakkımı helal ettim.”

Ey bu satırları okuyan!

Onlar senin dedelerin!

Helalleştiler, öyle gittiler!

Peki bugün gelseler. Karşına dikilseler

sana da  haklarını helal ederler mi?

Düşünme bile!

Ne yapsan azdır, onların

senin için yaptıklarına karşı!

Durma bir an bile!

1 mecid hakkı için,

hiç olmazsa

bir Besmele,

bir Fatiha’yla

başla işe...

 

DÜMENDE O VARDI

Rotasını umuda çevirmişti...

Bir milletin kaderine yön verecekti. Okul yıllarında öylesine çalışkan ve başarılı bir öğrenciydi ki; Sultan Abdülhamit, İsmail Hakkı Bey’e devletin en büyük ödüllerinden birini vermişti.

O seçilmişti. Belli ki, Allah o günlerde, O’nu böyle bir göreve hazırlıyordu. Herkes üzerine düşeni yapacaktı. İtilaf  Devletleri geceyle, gece çaresizliklerle ittifak etmişti.

İsmail Hakkı Bey ve arkadaşları, çaresizlerin çaresine sığınarak, dua dua yalvararak yola koyuldu. O’na bir görev verilmişti. 7-8 Mart gecesi savaş gemilerinin arasından sessizce geçerek 

Karanlık Koy’a bu milletin kaderini aydınlatacak mayınları döşeyecekti. Yola koyuldular. Düşman gemileri sürekli denizi tarıyor, gözler ufukta, eller tetikte her an bir hareketlenmeye karşı

hazır bekliyorlardı. Bir an... Gemilerden birinin ışığı denizi tararken , ışık tam da Nusrat’a ulaşacakken, saatlerin tiktakları yavaşlamış, kalpler durma noktasına  gelmişken...

Çimenlik Kalesi’nden yakılan bir ışık düşman ışığını karanlığa boğar. Dev savaş gemilerinin yanında bir fındık kabuğu misali durur Nusrat.

İnanmış bir avuç insanla neler yapılabileceğini, geceyi yırtan sessizliğe haykırarak bize duyurmaya çalışmaktaydılar.

Ve gecenin içinde sessizce yol alan Nusrat,  görevini tamamlamış bir komutan edasıyla, bundan böyle yönünü tarih sayfalarına çevirmişti.

Siz!... Siz!... Siz!...  İsmail Hakkı Bey misali, bir görev verildiğinde, o görevi en iyi şekilde yapabilmek için; bilginizle, teknolojinizle, duygularınızla,

Vatan sevgisi dopdolu yüreğinizle, tüm inanlığa hizmet etmeye, güzellikler vermeye hazır mısınız?

Böyle seçilmiş insanlardan biri olabileceğinizin farkında değil misiniz? Emin misiniz?

 

ANZAK GÜNÜ MÜ?

Is 25th of April only ANZAC DAY?

25 Nisan yalnızca bir ANZAC GÜNÜ müdür?

Mustafa Kemal’in

“KAZANDIĞIMIZ AN O ANDIR!”  dediği an, savaşın en önemli kırılma noktaların biridir  şüphesiz.

25 Nisan’a denk gelen bu anı, neden Anzaklar kendilerine özgü bir gün olarak kutlar da, bu günün bizim için önemini anlamayız.

Busene tüm milletimizi bu anın yaşandığı yere yürümeye ve o anı bir kez daha yaşamaya davet ediyoruz.

İki ayrı güzergahtan aynı saatlerde yola çıkıp, Conkbayırı’nda ve 57. Alay  Şehitliği’nde dünyanın diğer ucundan gelen misafirlerimizle buluşmayı ve onları bu kez çiçeklerle karşılamayı istiyoruz.

Dostluğa, barışa, kardeşliğe bir çiçek de siz uzatmak istemez misiniz?

 

 BEKLENİYORSUNUZ...

O gün 20.000 Anzak şafak ayinine katıldı. En ince detayına kadar öğrendik. Ama aynı gün 57 Alay’ın 25 Nisan 1915’te taarruz öncesi yürüdüğü yolu yürüyen 20.000 öğrenciden, izciden, insanımızdan haberimiz olmadı. Ama mutlaka bir gören vardı...

Valideciğim,

Dört asker doğurmakla iftihar eden şanlı Türk annesi İçinden öğüt alınacak mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından  geçen bir derenin kenarındaki armut ağacının altında otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça dersler aldım. Tekrar okudum. Böyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde içinde olduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil  yeşil  ekinlerin  rüzgara mukavemet edemeyerek eğilmesi bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni annemden mektup geldi diyerekten  tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni müjdeliyorlardı. Gözlerimi sola çevirdim, çağıl çağıl akan dere bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı  kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım, hepsinin benim sevincime iştirak ettiklerini yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım; güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni müjdeliyor ve duygularıma ortak olduğunu ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. İşte bu geçen dakikalar anında hizmet eri: “Efendim, çayınız, buyurunuz içiniz” dedi. “Pekala”, dedim. Aldım, baktım, sütlü çay... “Mustafa, bu sütü nerden aldın?” dedim. “Efendim  şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?”. “Evet”, dedim. “Evet, ne kadar güzel.” “İşte onun çobanından 10 paraya aldım.”

Valideciğim, o paraya yüz dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim. Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği parayla böyle bir süt içeyim de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? Dedim. Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu: “ Validen kaderine küssün, ne yapalım... O da erkek olsaydı bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi...” Şevket merak etmesin. O görür, belki  de daha güzellerini görür. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Şevket de, Hilmi de senin sayende görecektir. O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel seli biri ezan okuyordu.

Ey Allah’ım bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi. Dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey bütün varlıklar onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaatle namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarılara doğru diktim, ağzımı açtım ve dedim:

“EY ALEMLERİN RABBİ! EY ŞU ÖTEN KUŞUN, ŞU GEZEN VE MELEYEN KOYUNUN, ŞU SECDE EDEN YEŞİL EKİN VE OTLARIN, ŞU HEYBETLİ DAĞLARIN HALİK’İ! SEN BÜTÜN BUNLARI BU MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETTİNE VERDİN. YİNE ONLARDA BIRAK. ÇÜNKÜ BÖYLE GÜZEL YERLER, SENİ TAKDİS EDEN VE SENİ ULU TANIYAN BU MİLLETE MAHSUSTUR.

EY BENİM RABBİM! ŞU KAHRAMAN ASKERLERİN BÜTÜN DİLEKLERİ; İSMİ CELALİNİ İNGİLİZLERE VE FRANSIZLARA TANITMAKTADIR. SEN BU ŞEREFLİ DİLEĞİ İHSAN EYLE VE HUZURUNDA TİTREYEREK, BÖYLE GÜZEL VE SAKİN YERDE SANA DUA EDEN BİZ ASKERLERİN SÜNGÜLERİNİ KESKİN, DÜŞMANLARINI ZATEN KAHRETTİN YA, BÜTÜN BÜTÜN MAHVEYLE!”

Diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mutlu bir kimse tasavvur edilemezdi.

Valideciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünyanın en güzel yerleri burasıymış.

Yalnız bu memleketlerde düğün (savaş) olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da, bizi de götürürler, bir düğün yaparız olmaz mı? Kadir’e mektup yazdım.

Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimseler katiyen vermeyin ve sorarlarsa, biz bilmiyoruz deyin. Çantayı al sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir. Fakat sen merak etme, o parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.

Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor.

ALLAH RAZI OLSUN.

04 Nisan 1915                                

Oğlun Hasan ETHEM

 Kurşunlar evlatları bulur, vurulan hep analar olur...

 

ŞEMSE NENE

1954 yılında babamın memuriyeti dolayısıyla Sındırgı’dan Balıkesir’e geldik. Babam daha önce gelmiş, bir evin üst katını bize kiralamıştı. Alt katta ev sahibi yaşlı bir kadın oturuyordu. Aksi ve huysuz bir hanımdı. Biz çocuktuk. Oynarken gürültü yaptık mı, bizi çekiştirir dururdu.

16 yaşında evlenmiş, kısa bir süre evli kalmış, seferberlikte eşi ihtiyat zabiti (yedek subay) olarak askere alınıp, Çanakkale’ye gönderilmiş. Eşinin Çanakkale’den yolladığı mektupları ve zarfları evinin içeriye bakan pencerelerine yapıştırmıştı. Hatta o zaman  bende pul biriktirme merakı vardı. Cama yapışık zarflardan birinin üzerindeki pulu yırtıp almak istemiştim de, nene bana kızmıştı. Kim bilir neler yazıyordu o mektuplarda? Ama nene her sabah namazdan sonra her mektubu ayrı ayrı okur, her mektubu okuduktan sonra şehit kocasına fatihalar okur, günlük işlerine başlamadan önce de, bir gün önce bıraktığı yerden başlayarak kocasının ruhuna hatim indirmeye devam ederdi.

Nenenin ziyaretçileri çok olurdu. Kocaları, oğulları Çanakkale’de ve diğer cephelerde şehit olan hanımlar gelir, bitmez tükenmez dualarla, hatimlerle onları anarlardı.

Şemse Nene “yakmacılık” denilen bir usül ile çıbanları iyıleştirir, geçimini böyle sağlardı. Geleni gideni çok olmasına rağmen Şemse Nene hiç sokağa çıkmazdı.

“Nasıl çıkarım, Çanakkale’ye giderken dış kapının arkasında ellerimi tuttu, gözlerimin içine bakarak “karıcığım.. gençsin, güzelsin.. gözüm arkada kalmasın.. ne olur söz ver bana! Ben gelinceye kadar sokağa çıkma dedi. İşte orda şu kapının arkasında ona söz verdim.nasıl sokağa çıkabiliri?”

İşlerini, alış-verişlerini konu komşu yapardı. Çünkü söz vermişti. Sözden dönülmezdi. Onun köşede, küçük tek bir pencere ile koridora bakan merdivenin dibinde karanlık bir odası vardı.

Bir akşam üstü babamla eve çıkarken neneyi o odanın köşesinde bir gelinlik giymiş, ayakta, ellerini göğsüne kavuşturmuş beklerken gördük. Boynunda iri taneli uzun inci bir gerdanlık vardı. Babam şaka olsun diye takıldı. “Nene hayrola, bu gün pek süslüsün ya... Ne var... bir şey mi oldu?” Nene gözlerini yerden ayırmadan kısık, çok derinlerden gelen bir sesle cevap verdi: “Oğlum ben bu gün evlendim. Bak kocamın yüz görümlüğünü de taktım. Kocamı bekliyorum..”

Babam hiçbir şey söylemede, gözlerinde yaşlarla, kaçarmış gibi yukarı çıktı. Neneyi orada bütün gece o yalnızlığıyla baş başa bıraktık. Gürültü olur diye, bizi erken yatırdılar. Soba bile yakmadık.

Ertesi gün, günlük hayat eskisi gibi devam etti. Öğrendik ki kocası şehit olduğundan beri, evlendikleri gün, nene süslenip hep kocasını beklermiş. Nenenin hiç çıkmadığı evden yıllar sonra cenazesi çıktı.

Ev uzun süre boş kaldı. Hep evin fotoğrafını çekmek ve çektirmek istedim. Bir türlü fırsat bulamadım. Birkaç yıl önce o binlerce gözyaşıyla, acıyla beklemenin yaşandığı ev yıkıldı. Şimdi yeri bomboş...

Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık.

Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları AŞK sandık.

Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz!

 

 

ÜÇ PINARLI ALİ

(Bugün Vatan, O parmakların Kelepçesinde, Güven İçinde)

Hattatoğlu Mustafa Efendi anlatıyor:

Bir gün, bizim birliğe takviye Balıkesir gönüllüleri geldi denildi. Gittim. 120 kişiydiler. Hemen hemen  hepsi tanıdıktı. Sarıldık, hasret giderdik. Başlarında da o zamanlar Balıkesir’in ünlü kabadayısı Üçpınarlı Ali vardı. Ali, sancaktar olmuş. Tüfeği çapraz asmış, sancağın üzerinde de sırma ile “Karesi Gönüllüleri” yazdırmıştı. Kabadayılığı gene elden bırakmamış, askerlikte pek hoş olmamasına rağmen, beline kamasını sallandırmıştı. Beni görür görmez yanıma geldi: “Kumandan efendi, biz buraya beklemeye gelmedik! Haydi düşmanı basalım...”

“Burada her şey emirle olur. Hücuma sadece biz geçersek, kendimizi sebepsiz kırdırırız. Her şeyin bir zamanı var.”

“Peki öyleyse, hücuma geçmeden yarım saat önce bize söyle de şu sırt çantalarını emniyetli bir yere koyalım, Şöyle rahat rahat, doyasıya dövüşelim!” Ali akıllıydı. Sırt çantaları,askerin en kıymetli şeylerini taşırdı. Çamaşırları, paraları, mektupları, usturası, sigarası, tütünü hep sırt çantalarında olurdu. Çantaları kaybolduğunda, asker sıkıntı çekerdi. Çok hareketli zamanlarda, çanta sırtta muharebeye girilirdi. Hücuma yarım saat kala Ali’ye haber verdim. Balıkesirlileri aldı siperlerin gerisinde bir vadide kayboldu. Hemen gelirler sandım. Beklerim gelmezler... Beklerim gelmezler... Bir çavuşa, ”Şu bizim hemşehrilere bir bak bakalım..” dedim. Gitti. Biraz sonra Üçpınarlı Ali, arkada arkadaşları çıkıp geldiler. Şaşırdım. Hepsi süslenmişler; hanımlarının, hanımlarının, nişanlılarının verdiği ayrılık mendillerini kimi boynuna dolamış, kimi bileğine sarmıştı. Çoğu yakalarına artık kurumuş gül veya karanfil takmıştı. Ali’ye sordum: “Neden geç kaldınız?”

“Komutan Bey, biraz sonra Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıkacağız. Temiz çıkalım dedik. Ola ki bir pislik bulaşmıştır, diye çamaşırlarımızı değiştirdik. Abdest aldık. Biz buraya oynamaya değil, düğüne geldik, bayrama geldik. Bugün bizim bayramımız. Onun için süslendik. Ayrılık hediyeleri taktık. Birazdan bayramımız var. Aman sen bize, hücumdan beş dakika yine önce haber ver...” Ali’nin bu sözlerinden sonra büyük bir sessizlik oldu... Herkes kendi dünyasına dönmüş, dua ediyordu. Gözler yumulu, avuçlar açılmış, sadece dudaklar kıpırdıyordu. Saatime baktım. Ali’ye beş dakika kaldığını bildirdim. Birden bire ortalık  kaynayıverdi. Hepsi birbirlerine sarılıyor, öpüşüyor, helalleşiyorlardı.

“Utandırmayın ha!... İyi dövüşün ha!... Gün bu gündür... Anamız bizi bu gün için doğurdu...Hakkınızı helal edin...”  Kısa süre sonda dişler kenetli, süngülerini takmış, tüfeklerin dipçiklerine parmaklarını geçirircesine yapışmış bölük hücuma hazırdı.

“Hücuuum!...” deyince sanki siperler sarsılıverdi.”Allah... Allah!...” diye düşmanın içine bir hançer gibi daldılar. Dövüştük... Dövüştük... Dövüştük... Akşama doğru savaş durdu. Yanıma birisi geldi, “Komutanım, Üçpınarlı Ali sancağı vermiyor...” dedi. Gittim, baktım. O 123 kişiden, o gün on üç kişi sağ kalmış. Ali de şehitler arasında idi.

Ama sancağı öyle bir kavramış ki parmakları kenetlenmişti. Çekeyim dedim olmadı. Orada, Anafartalar’da üç top çam ağacı vardır. O gün şehit olanları o ağaçların arasına gömdük. Gömülen şehitlerin en üzerine de Ali’yi sancağna sararak yatırdım... Orada, Anafartalar’da çam ağaçlarının altında nice memleket evladı, bu vatana kurban koç yiğitler yatıyor...”

 25 Nisan sabahı İngilizler öncelikle yaklaşık 2.000 kişilik bir kuvvetle sahile çıkmaya başladılar.

Günün ilerleyen saatlerinde bu rakam 3.000’i geçiyordu. Ezineli Yahya Çavuş yanına aldığı

 63 arkadaşıyla düşmana geçit vermediler. Denizden gelen binlerce asker karşısında

bir ara cephanelerinin bitmekte olduğunu fark edince, arkadaşlarına dönerek;

“2 kişiyi bir araya getirerek ateş edin!

Mermileri israf etmeyelim” der.

 İşin Sırrı nerede?

“Akşamüstü, River Clyde Şilebi subaylarından yüzbaşı Simith,

 makinelı tüfekler için daha fazla ikmal sağlamak üzere geldi.

Dediğine göre, River Clyde’da durum yürekler acısıymış.

20 MİSLİ BİR KUVVETLE ÇARPIŞMAK ZORUNDA KALDIKLARINI

SÖYLEKEN YÜZBAŞI HİÇ HEYECANLI DEĞİLDİ.

Ertuğrul Koyu bölgesinde karaya çıkan birlikler ateş çemberine düştüler.”

Hamilton’un Savaş Notlarından

 İçinden çıkılmaz bir savaştı ÇANAKKALE... Önceleri 2.000 karaya çıktığı ve 20 misli bir kuvvetle karşılık verildiği söylendiğine göre; Yahya Çavuş ve arkadaşları 63 kişi değil, 40.000 kişi olması gerekmez miydi?

 

BİR KAHRAMAN TAKIM VE YAHYA ÇAVUŞTULAR,

TAM ÜÇ AYLA BURADA GÖNÜLDEN VURUŞTULAR,

DÜŞMAN, TÜMEN SANIRDI BU ŞAHESER ERLERİ,

ALLAH’I ARZU ETTİLER, AKŞAMA KAVUŞTULAR...

 

Hesapların bittiği yerde Çanakkale başladı. Ve Çanakkale’yi hesap etmeye matematik yetmedi...

 Gazi Mustafa Kemal 1915 Çanakkale Savaş notlarında anlatıyor:

 “Düşmanın fevkalade sayıca üstün olması ve savaş araçlarının bizimkilerle kıyaslanmayacak derecede bolluğu ve mükemmelliği karşısında, bugün bizimkilerin ölümsüzleşen mücadelesinin meydana getirdiği başarı, düşünce ufkumu kesin bir hale getirdi.”

 

YAŞANMAYAN BAYRAMLAR

Bir gün Seyit İlşekerci’nin eczanesinde oturuyordum. Beyi ile ilaç alan bir hanım: “Hocam ben sizin bir konuşmanızı dinledim. Size nenemi anlatayım. Onun babası da Çanakkale’ye gitmiş..” dedi. Merakla dinlemeye başladım.

 “Babası Çanakkale’ye gittiğinde nenemiz henüz kundakta bebekmiş. Gitmiş ve bir daha hiç haber alınamamış. Ama annesi, her bayram geldiğinde nenemizi süsler, giydirir ve sokağa yollamazmış.”

 “Baban gelecek.. Elinden tutacak.. Seni bayram yerine o götürecek. Çıkma sokağa, bekle..!” her bayram.. her bayram... “Babam gelecek, elinden tutacak. Seni bayram yerine götürecek..”

 Nenemiz hala sağ. Ve hala her bayram giyiniyor, süslenip püsleniyor. Evin kapısı arkasına koyduğu sandalyesine oturuyor ve bekliyor.

 ‘Babam gelecek, elimden tutacak. Beni bayram yerine götürecek...’

 Edremit’te bir evde hala her bayram yaşanmamış çocukluk günlerinin yaşanmamış bayramları yaşanıyor.

 Aradan 90 küsür  sene geçti. Ama, hala gelecek olan şehit baba bekleniyor. Bugün hala bir yerlerde hayatı boyunca bayram yerinin nasıl olduğunu göremeyen insanların hatıraları yaşıyor.

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN.

Allah aşkına!